Sabah balkonumda kahvemi içerken gözüm sokaktan geçen insanların telaşına takıldı.
Hayat herkes için aynı sokakta akıyordu belki…
Ama herkes başka bir yük taşıyordu.
Kimisi yorgun görünüyordu, kimisi dalgın.
Kimisi gülümsüyordu ama içinde ne sakladığını kimse bilmiyordu.
İnsan bazen kalabalıklara bakarken çok derin bir şeyi fark ediyor:
Herkes, kendi iç yolculuğunun içinde yürüyordu.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Arayan bir arkadaşımdı. Kısa bir konuşma yaptık. Telefon kapandıktan sonra ise bir anda onun hayatını düşünmeye başladım.
Almanya’dan gelmiş bir kadın…
Bir eşi var.
Bir çocuğu var.
Aslında o bir anne.
Ama sadece kendi dünyaya getirdiği çocuğun annesi değil…
Evinde baktığı otuz iki tane engelli kedinin de annesi.
Kör olanların…
Felçli olanların…
Yürüyemeyenlerin…
Kendi başına yemek yiyemeyenlerin…
Tuvaletini bile tek başına yapamayanların…
Bir anne gibi başında.
Yemeklerini kendi elleriyle yediriyor.
İlaçlarını saat saat takip ediyor.
Gece defalarca uykusundan kalkıyor.
Altlarını temizliyor.
Bazen günlerce evden çıkamıyor.
Kendi rahatını, kendi sosyal hayatını geri plana atıyor.
Ve bunu bir gün değil…
Bir hafta değil…
Aylarca, yıllarca yapıyor.
İnsan burada durup düşünmeden edemiyor:
Kim böyle bir hayatı seçer?
Kim kendi konforundan vazgeçip, karşılık bile göremeyeceği bir canlı için böylesine adanmış bir hayat yaşar?
Çünkü burada sıradan bir sevgi yok.
Burada çok derin bir vicdan var.
Sana hiçbir şey veremeyecek bir canlı için uykusuz kalmak…
Konuşamayan bir canın yükünü omzuna almak…
Karşılık beklemeden yaşatmaya devam etmek…
Bu, insanın içindeki merhametin en gerçek hâlidir.
Ve belki de insanın gerçek tekamülü tam burada başlar.
Çünkü insan sadece kendi hayatını düşündüğü yerde değil…
Kendi dışındaki bir canın acısını hissedebildiği yerde dönüşmeye başlar.
İşte bilinç dediğimiz şey de biraz budur belki.
Sadece kendini değil, başka bir canı da hissedebilmek…
Sadece kendi çocuğunu değil…
Kendi türünden bile olmayan bir canlıyı koruyabilmek…
İşte annelik tam da burada başka bir anlam kazanıyor.
Çünkü annelik sadece doğurmak değildir.
Annelik; bir canın sorumluluğunu yüreğinde taşıyabilmektir.
Yorulsan da bırakmamak…
Tükensen de vazgeçmemek…
Bir can sana bağımlı olduğu için yeniden ayağa kalkabilmek…
Ve bazı insanlar vardır…
Sanki bu dünyaya sadece kendileri için gelmemiş gibiler.
Bir acıyı görüp geçemezler.
Bir yarayı görmezden gelemezler.
Bir canın çaresizliği içlerinde yankı olur.
Belki de bu yüzden onların kalbi daha çok yorulur ama daha gerçektir.
Çünkü bu dünya insanı her gün biraz daha sertleştiriyor.
Acılar…
Hayal kırıklıkları…
İhanetler…
İnsan ya içindeki ışığı kaybediyor…
Ya da bütün kırılmışlığına rağmen merhametini korumayı seçiyor.
Ve belki de gerçek güç tam burada ortaya çıkıyor.
Birilerini ezebilmekte değil…
Bir canı yaşatabilmekte.
Gerçek zenginlik; sahip olduklarımızda değil…
Kalbimizin taşıdığı şefkattedir.
Ve bugün, Anneler Günü’nü kutladığımız bu günlerde…
Kendi evladına olduğu kadar, kendi türünden olmayan bir canlıya bile annelik edebilen…
Bir canın yükünü sessizce omuzlayan…
Yorgun ama vazgeçmeyen…
Merhametiyle bu dünyayı hâlâ yaşanabilir kılan bütün o güzel kadınların ellerinden saygıyla öpüyorum.
Çünkü belki de bu dünyayı hâlâ ayakta tutan şey; gücün değil, merhametin hâlâ var olmasıdır.....















