Hıdırellez’in Görünmeyen Tarafı: İnsanın Yeniden Başlama Cesareti
Her yıl 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece içimde tarif edemediğim bir telaş oluyor. İçim içime sığmıyor. Bütün planlarımı iptal ediyorum, çünkü o gece benim hayat planımı şekillendirdiğim gece gibi hissettiriyor. Ve belki de uzun zamandır susan bir yanım, o gece konuşacakmış gibi geliyor.
Hıdırellez bize hep bir dilek gecesi olarak anlatıldı. Oysa belki de mesele hiç dilek değildi.
Mesele, insanın bir şeye inanma ihtiyacıydı.
2006 yılında Rhonda Byrne’in The Secret kitabı yayınlanmıştı ve 2007’de anca Türkçeye çevrilmişti. 1 yıl beklemiştim heyecanla. O yıllarda İstanbul’da üniversite öğrencisiydim. Çevirinin yapılıp kitabın basıldığını duyar duymaz hemen Beyazıt’a Sahaflar Çarşısı’na koştum. Oradaki esnafın birçoğu beni tanırdı, çünkü ben kısıtlı öğrenci bütçesini AVM’de kıyafet ve kahveye değil; kitaba, tiyatroya, müzik kurslarına yatıran bir kızdım. Boş zamanlarımda cebimde param olmasa bile sahaflarda dolaşır, merak ettiğim kitapları karıştırır, uzun uzun zaman geçirirdim bana ısmarladıkları çay eşliğinde. Bazen ödünç verirlerdi sevdiğim kitabı, geri götürür yerine başkasını alırdım.
The Secret (Sır) kitabını sevgilisini bekleyen bir aşık gibi bekledim. Her gün gidip soruyordum:
— Abi geldi mi?
— Hayır, daha gelmedi…
— Geldi mi abi kitap?
— Kızım, gelince biz arayalım seni, yorulma her gün buraya kadar.
— Hayır abi, ben gelirim. İlk kitabı ben almak istiyorum, satmayın kimseye.
— Abi noldu benim kitap?
Nihayet beklediğim cevap gelmişti…
— Hadi gözün aydın, yarın gelecek, sabah indirecekler.
Diğer gün sabah 9 gibi sahaflardaydım. Dükkanları yeni açıyorlardı. Koliyi açtılar ve ilk kitabı bana verdiler. Sanki hazine bulmuş gibiydim. Çok mutlu olduğum bir gündü o gün. Belki de hissettim, hayata bakış açımı değiştireceğini. Hemen oracıkta okumaya başladım, yine abilerin çayı eşliğinde.
Sır’ı çok severek okudum, Paulo Coelho’nun Simyacı kitabı gibi tıpkı. Her ikisini de 2-3 yıl arayla yeniden okurum ve her okuyuşumda bana hayata dair yeni öğretiler sunarlar, her okuyuşumda başka manalar bulurum. Sır, insanın düşüncelerinin ve niyetlerinin hayatındaki etkisini, umut etmeyi, istemekten utanmamayı ve hayallerin ihtimaline tutunmayı öğretiyor. İstersek her şeyin mümkün olduğunu söylüyor. Tek bariyer, beynimizin bize uyguladığı “acaba” handikabı diyor. Simyacı ise insan gerçekten kalpten isterse, evrenin de onu o yola doğru ittiğine inandırıyor. Bu inançla her sene özenle hazırlanırım Hıdırellez’e.
Ben ilk İzmir’de dilemiştim dileklerimi. Sene 2014 falan olmalı. Hastanede nöbetteydik çok sevdiğim Aslı ablamla, resimleri çizip beraber inmiştik bahçeye, gül ağacına emanet etmiştik dileklerimizi. O günden bu yana birçok sene yaptım ritüeli ve birçoğunun da gerçek olduğunu söyleyebilirim. Bazen düşünüyorum da, eskiden daha kolaydı istemek. Kalbimiz, aklımızdan daha cesurdu çünkü. Ama bazen onun sesini biraz fazla kısıyoruz, çünkü dış dünya çok gürültülü, unutturuyor ritmi. Bazen gülüp geçsek te bu ritüeller, sandığımız kadar basit değil aslında. Bizim kültürümüzün bir parçası. Şamanizm’den bugüne taşınan bir şey var içinde. Toprağa bırakılan bir dilek, ateşten atlayan bir beden, bir ağaca bağlanan umut… Bunların hepsi insanın doğayla konuşma biçimi aslında. Belki de dua etmenin en eski hali. Çünkü dua dediğimiz şey sadece söz değil. Bir niyet ve yönelme hali. Bugün adına ne dersek diyelim; inanç, enerji, hatta Kuantum fiziği... İnsan, içinden geçeni bir yere bırakmak istiyor. Son zamanlarda fark ediyorum; insanlar daha çok sarılıyor bu gecelere. Özellikle kadınlar. Sosyal medyada paylaşılan dilekler, gül ağaçlarının altına bırakılan hayaller… Belki birçok kişi buna inanmadığını söylüyor. Ama yine de o gece, bir şeylerin değişebileceğine ihtimal veriyor. Çünkü bazı geceler insan güçlü görünmeyi bırakıyor ve hayal ettiği hayatla yüzleşme gücünü buluyor kendinde. Ben de tam olarak aynı hisle, kalıplara sokmadan, olmaz demeden özgürce diliyorum. Başka bir hayatın mümkün olabileceğine olan inancım asla kaybolmadı. Yorulduğumda motive olma ve olumsuzluklarla baş etme şeklim belki de bu inanç. Sadece Hıdırellez’de değil, dua benim hep hayatımda. Ve bu ritüellerin temelinin de bizim üstümüzde bir güçten istemek, dua etmek, kalbini emanet edebilmek olduğunu düşünürüm hep.
Bazı dilekler gerçekleşsin diye değil, insan vazgeçmediğini kendine hatırlatsın diye tutulur. Belki de Hıdırellez tam olarak bu. Yılda bir gece, hiç korkmadan, hiç sınır koymadan, acaba demeden içimizden geçenle yüzleşebilmek. Ve kendimize şunu fısıldamak: Ben en güzelini istiyorum.
Attila İlhan’ın çok sevdiğim “Belma Sebil” şiirinden birkaç satırla bitirmek istiyorum:
“Bunca yıl sönmemiş umudum,
Nisan değilse Mayıs,
Perşembe değilse Pazar.”
Kalbimizden geçen bütün güzelliklerin hayatımızı aydınlatması ve umudumuzun asla kaybolmaması dileğiyle.















