Herkes birbirine ulaşıyor ama kimse birbirine dokunamıyor.
21. yüzyıl... Bilgi çağı, uzay çağı, bilişim çağı, dijital çağ... Hangisini daha çok severseniz. Nimetlerinden fazlaca yararlandığımız, dünyanın her yerinde, herkese, her noktaya temasımızın kolaylaştığı muazzam bir dönem. Eskiden ansiklopedilerde yazdığı kadarına hakim olduğumuz bilgiler şu an bir ekranda parmaklarımızın ucunda. Müthiş bir hız var, özellikle bilgiyi tüketme konusunda. Fakat bu kadar her şeye erişimin kolay olduğu bir çağda yaşarken nasıl bu kadar yalnızız, neden bağ kuramıyoruz, işte bu kısmı biraz can sıkıcı.
Birçok okurum mutlaka duymuştur, okumuştur ya da biliyordur. Meşhur bir dopamin faresi deneyi var.1950'lerde psikologlar James Olds ve Peter Milner farelerin beynindeki ödül merkezlerine elektrot yerleştirdiler. Fare, önündeki düğmeye her bastığında beynine kısa bir mutluluk sinyali gidiyor. İlk başta masum bir oyun gibi. Bir kez basıyor. Sonra bir kez daha. Bir kez daha... Bir süre sonra kafese yemek koyuyorlar ama fare dönüp bakmıyor. Çünkü ona haz verecek bir düğmesi var, basmaya devam ediyor. Kafese bir de dişi fare ekleniyor ama durum değişmiyor. Faremiz yemek yemeyi, su içmeyi, hatta dinlenmeyi bile unutuyor. Dopamin salınımı için kolu itiyor, itiyor, itiyor, ta ki ölene kadar… Bilim insanları bu deneyle beynin ödül mekanizmasını inceliyor. Ama yıllar sonra dönüp baktığımızda, deneyin kahramanının yalnızca fare olmadığını görüyoruz. Bugün hepimizin önünde bir düğme var. Fare tuşa basıyordu, biz ise ekrana dokunuyoruz. Bir bildirim geliyor, bir mesaj düşüyor, bir beğeni alıyoruz, birisi bizi merak etmiş mi diye ekranı kontrol ediyoruz. Her seferinde beynimiz küçük bir ödül alıyor. Ve fark etmeden aynı hareketi tekrar ediyoruz.
Belki de modern insanın trajedisi burada başlıyor..
Aslında aradığımız şey sadece beynimizin ödül mekanizmasının çalışması değil. Belki mesele, artık her şeye çok kolay ulaşabiliyor olmamız. Bir zamanlar mektup beklenirdi. Günlerce, haftalarca...Benim de mektup yazmayı seven bir kadın olarak sağlam bir arşivim var hatta. Heyecanla yazar, cevap beklerdik. Şimdi saniyeler içinde haber alıyoruz. Whatsapp var, mail vs var. Kağıt kokusunu, el yazısını unutturdular. Bir zamanlar fotoğraf çekiyorduk. Çektiğimize nasıl olmuş diye bakamıyorduk, Bekliyorduk ki film dolsun, gidip banyo ettirelim. İnşallah yanmamıştır diyorduk..Şimdi yüzlercesini çekip çoğunu hiç dönüp bakmadan siliyoruz. Albümümüz yok, hepsi dijital arşivde. Bir zamanlar bir insanın sesini duymak için yollar aşılırdı. Şimdi tek dokunuşla ulaşabiliyoruz. Bazı şeyler belki kolaylaştı ama kolaylaşan hayatın içinde zorlaşan bir şey var:
Değer vermek.
Çünkü insan, emek verdiği şeyi sahiplenir. Beklediği şeyi kıymetli bulur. Uğruna sabrettiği şeyin anlamını daha derinden hisseder. Belki de bu yüzden çağımız, tarihin en bağlantılı çağı olmasına rağmen en yalnız çağlarından biri. Çünkü erişim arttıkça ve kolaylaştıkça değer azalıyor. Her şey elimizin altında kaldı ama hiçbir şey avuçlarımızda uzun süre durmuyor… Ve belki de bu yüzden artık mutluluğu bulmakta değil, hissetmekte zorlanıyoruz.
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı, insanlara ulaşamamak değil; onlara dokunamamak. Birbirimizi görmek hiç bu kadar kolay olmamıştı. Ama beklemek, emek vermek ve sabretmek hayatımızdan çıktıkça ilişkilerimizin ağırlığı da hafifledi. Mektupların günlerce süren heyecanı, filmli fotoğrafların merakı, bir ses duymak için kat edilen yollar… Hepsi bize bir şeyi öğretiyordu: Değer, çoğu zaman erişimin kolaylığından değil, verilen emeğin büyüklüğünden doğar.
Bugün her şey parmaklarımızın ucunda. Ama belki de tam bu yüzden hiçbir şey elimizde uzun süre kalmıyor. Bazı şeylerin değerini, onlara ulaşamadığımız için değil; onlara ulaşmak için verdiğimiz emeğin büyüklüğü belirliyor.
Ve belki de bu yüzden dijital çağın en büyük eksikliği bağlantı değil, bağdır... O dopamin tuşundan elimizi biraz çekmeden de o bağları tekrar kurmak çok ta mümkün görünmüyor...












